UÇAN HALI VE SİMURG’UN MİSTİK DANSI

Develer Aracılığıyla Evrenin Sırrını Keşfetmek

Merhaba sevgili okurlarım!

Bugün, çölün derinliklerinden yükselen bir masalla karşınızdayım.
Kahveler alınsın ve bu keyifli yolculuğa çıkmak için uçan halılarımıza rahatça yerleşelim 🤎☕🍂

Bu masalda verilen öğretiyi kimden, ne zaman ve nerede öğrendiğimi hatırlamıyorum ancak hafızamda kaldığı kadarını sizlerle kendi sözlerimle ve anlatım biçimimle paylaşmak istiyorum.

Bu hikaye, uçan halılar, sadık develer ve efsanevi Simurg’un iç içe geçtiği mistik bir yolculuğu anlatıyor. İnsanlığın evrene yansıyan suretini, sabrın ve özlemin gücüyle keşfediyoruz.

Hazır mısınız?
O zaman, kumların fısıltısına kulak verelim…

Eski zamanlarda, sonsuz kumların örtüsü altında, çölün gizemli kalbine gömülmüş bir mağarada, uçan halılar dokuyan efsanevi bir büyücü yaşardı. Adı Zahir’di; o, yıldızların ışıltılı ipliklerini toplar, rüzgarın esrarengiz fısıltılarını tezgahına bağlardı. Her halı, insan ruhunun derin yansımalarından doğardı: Kimi gururlu dağ zirveleri gibi yükselir, kimi alçakgönüllü bir çöl çiçeği gibi sessizce serpilirdi. Bu halılar, yalnızca kumaş parçaları değildi; onlar, evrenin dokusuna işlenmiş sırlar taşıyordu, rüyaların ve kaderlerin iç içe geçtiği mistik ağlar.

Bir gün, deve sürüsüyle çölün kızgın kumlarında sonsuz bir yolculuk yapan gezgin Ebu, Zahir’in mağarasına rastladı. Develer, evrenin somutlaşmış suretleriydi; hörgüçlerinde galaksilerin ağırlığını taşırlar, adımları zamanın ritmini çizerdi. Sırtlarındaki yük, insanlığın kaderinin simgesiydi: Susuzluğa, fırtınalara rağmen ilerleyen, kozmik bir sabrın timsali.
Ebu, mağaranın loş ışığında Zahir’e yaklaştı ve sordu: “Ey bilge büyücü, neden develerimiz uçmaz? Neden göklere yükselmez, yıldızlara dokunmazlar?” Zahir, gözlerinde yıldızların parıltısıyla güldü:

“Çünkü onlar, biziz, ey gezgin. Toprakta kök salmış, göğe özlem duyan ruhlarız. Develer, insanlığın yansımasıdır; evrenin tozundan doğmuş, sonsuzluğa uzanan yolcular.”

Zahir, mağarasının derinlerinden, en mistik halısını çıkardı. İplikleri, ay ışığından dokunmuş gibi parıldıyordu; desenleri, eski rünler ve kozmik sembollerle bezeliydi.

“Bin buna,” dedi Ebu’ya, “ve deve gibi sabırlı ol. Bu halı, ruhunun kanatları olacak.”

Ebu tereddütle bindi; halı yavaşça kıpırdandı, sonra rüzgarın bir nefesiyle yükseldi. Çölün üstünden süzülürken, aşağıda develer yıldızlara bakıyordu, hörgüçleri gecenin karanlığında parlayan galaksiler gibi. Halı, evrenin aynasıydı: İnsanlık, deve gibi dayanıklı, halı gibi özgürdü; bir yanda toprağın zincirleri, öte yanda göğün çağrısı.

Yükseldikçe, Ebu’nun gözleri açıldı mistik vizyonlara. Develer, kozmik tozun suretleriydi; hörgüçleri, dönen galaksilerin minyatürleri, adımları zamanın akışını belirleyen saat tikleri. İnsanlık, onların yansımasıydı bu sonsuz yolculukta, susuzluğa rağmen ilerleyen, evrenin gizemli dansında bir figür.

Ama aniden, göklerden muazzam bir gölge indi: Simurg, efsanevi kuş, otuz kuşun birleşiminden doğan, bilgelik ve yenilenmenin ebedi sembolü. İran’ın kadim mitlerinde, Kaf Dağı’nın zirvesinde taht kuran Simurg; tüyleri şifa verir, kanatları fırtınalar doğurur, bakışı ruhları arındırırdı. Kuşlar sürüsü, kendini aramak için ona yolculuk eder; yolun zorluklarında çoğu vazgeçer, kalan otuz kuş varınca anlar: Simurg, kendileridir – “si” otuz, “murg” kuş anlamına gelir, birliğin mistik sırrı.🌋

Simurg, halıya kondu; tüyleri, gökkuşağı gibi parıldayan bir aura yaydı. Ebu’ya fısıldadı, sesi rüzgarın ve yıldızların armonisi gibi:

“Develeriniz uçmaz çünkü siz, Simurg gibi, yansımalarınızı arıyorsunuz. Evren, kuşların konferansında gizlidir: İnsanlık, deve hörgüçlerinde saklı galaksileri, halı ipliklerinde dokunan yıldızları, Simurg’un tüylerinde bulan bir aynadır.
Yolculuk, kendini bulmaktır; her adım, mistik bir dönüşüm.” Simurg’un rehberliğinde, halı daha da yükseldi; bulutların ötesine, yıldızların krallığına. Ebu, aşağıda develeri gördü: Artık kanatlı gölgeler gibi, evrenin suretleri olarak uçuyorlardı.

Simurg’un efsanesi, hikayeye karıştı: Kuşlar gibi develer de, sabırla, özlemle, birliğe varan yolcular. Yolda, Ebu mistik denemelerle karşılaştı; fırtınalar ruhunu sınadı, yıldızlar sırlarını fısıldadı, çölün hayaletleri geçmişin yansımalarını gösterdi.

Sonunda, halı yavaşça indi; Ebu, çölün kumlarına ayak bastı. Ama artık aynı değildi: Uçmak, deve olmak, Simurg gibi yenilenmek demekti. Mistik bağ, evreni birleştirdi… insanlık, develerin hörgüçlerinde, halıların desenlerinde, Simurg’un kanatlarında sonsuza dek yankılandı. Ve çölün gecelerinde, yıldızlar bu masalı fısıldar, ruhları çağırırdı.

Bu masalın öğretisi nedir?

Her birimiz, evrenin bir yansımasıyız. Develerin sabrıyla, halıların özgürlüğüyle ve Simurg’un bilgeliğiyle yolumuza devam edelim.

Sizce, sizin yansımanız ne? Yorumlarda paylaşın!

Hikayeyi ben yazdım🦋⃤♡⃤🌈⃤

A.Emine Altındal

 

 

Bir yanıt yazın