Siz burada ne görüyorsunuz?
Bir gezinti esnasında, Bodrum Yalıkavak tepelerinde yürürken karşımıza çıkan şey aslında sadece bir kaya değildi. Deniz aşağıda sakince uzanıyor, rüzgâr bildiğini okuyor, gökyüzü “birazdan bir şey olacak” havasında… Ve tam o anda, sanki yolun kenarında bizi bekliyormuş gibi duran bu yüzlerle göz göze geliyoruz. Ya da daha doğrusu, gözleri kapalı oldukları için biz onlara bakıyoruz.
İlk refleks tanıdık:
“Bu antik mi?”
“Hitit olabilir mi?”
“Bir şeylere mi işaret ediyor?”
Ama yaklaştıkça taşın yaşıyla hikâyenin yaşı birbirinden ayrılıyor. Kaya eski, evet. Ama yüz… yüz bugüne ait. Antik çağ taklidi değil, modern bir ruh hâli. Taşın üzerinde bırakılmış bir düşünce gibi.
İnsan neden bir kayanın yüzüne yüz oyar?
Çünkü insan arada bir “ben buradaydım” demek ister. Ama herkes bunu duvara isim kazıyarak yapmaz. Bazıları imzayı büyütür. Yüz çizer. Çünkü yüz, benliğin en sade ve en güçlü sembolüdür. Taş ise zamandır. Yani bu iki şey birleştiğinde mesaj nettir: “Zaman geçse de ben buradayım.”
Bu yüzlerin gözleri kapalı. Bu önemli. Kapalı göz, körlük değildir. Dış dünyayla ilgilenmemeyi seçmektir. Bu yüzler bakmaz, izler. Konuşmaz, tanıklık eder. Modern insanın en çok aradığı şey de budur aslında: Yargılamayan bir tanık.
Yalıkavak tepelerinde, denize hâkim bu noktada, yüzlerin konumu tesadüf gibi durmuyor. Manzara var ama gösteriş yok. Sessizlik var ama boşluk değil. Sanki biri burayı kendine küçük bir mabet seçmiş. Mum yakmamış, dua yazmamış; taşı oymuş. Ritüel çağ değiştirmiş, ihtiyaç aynı kalmış.
Taş oymak sabır ister. Hız çağında yapılacak iş değildir. Elini yavaşlatır, zihni susturur. Bir çeşit modern inziva. Hayatın kontrolsüz akışına karşı küçük ama kararlı bir meydan okuma: “Her şey akıyor olabilir ama ben burada durdum.”

Ve sonra şu soru geliyor:
Biz neden bu kadar hatırlanmak istiyoruz?
İnsan hayattayken görünmez bir huzursuzluk taşır. “Ben gidersem benden ne kalacak?” Kimi çocuk yapar, kimi kitap yazar. Kimi bina diktirir, adını verir. Kimi şirket kurar, kimi soy ağacı. Kimi her gün sosyal medyada var olmaya çalışır. Kimi de sessizce bir tepeye çıkar, bir kayaya yüz bırakır.
Ezoterik açıdan bakıldığında bu, ruhun kaybolmama isteğidir. Hatırlanmak, var olmaya devam etmektir. Adın anılıyorsa, titreşimin sürüyordur. Biri seni düşünüyorsa, enerji hâlâ dolaşımdadır.
Ama işin komik tarafı şudur: İnsan bunu ne kadar zorlamaya çalışırsa, o kadar komikleşir. İsmini her yere yazan ama kimsenin okumadığı insanlar, “beni unutamazsınız” diye bağıran ama ilk unutulanlar, ego ile ruhu karıştırıp dev tabelalar dikenler… Ruh incelik ister, ego kalın harf.
Bu yüzden belki de bu kayalar bu kadar etkileyici. Reklam yok. Açıklama yok. İddia yok. Beğeni beklentisi hiç yok. Yüz bırakılmış ve gidilmiş. Beğenilirse ne âlâ. Beğenilmezse taş zaten beklemeyi bilir.
Kadim öğretiler şunu söyler: Gerçek iz, görünmek için değil; zamanı gelince hatırlanmak içindir. Belki de bu yüzden bazı insanlar isimlerini kitaplara, bazıları çocuklarının kaderine, bazıları da dağların sessizliğine kazır. Yöntem değişir, niyet değişmez.
Son olarak küçük bir not düşelim:
Bu kayaların bir sırrı olduğunu düşünen, bir sembol okuyan, “ben burada başka bir şey görüyorum” diyen varsa lütfen yorumlara yazsın. Çünkü bazı taşlar konuşmaz ama dinlemeyi bilenlere bir şey fısıldar.
Belki de bu yüzlerin bize söylediği tek şey şudur:
“İz bırakmak istiyorsan bağırma. Zaman duyar.”
Fotoğraflar ve yazı bana aittir
A.Emine Altındal
